|
|
Ana Sayfa Dernek Yayınları Toraks Bülteni Toraks Bülten 00/12
Göğüs Hastalıklarında Güncel Konular
|
 |
| GÖĞÜS HASTALIKLARINDA GÜNCEL KONULAR |
Antonio Anzueto, Luis Angel
Bu yazıda altı ayrı göğüs
hastalıkları konusuna değindik: astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı
(KOAH), kronik bronşitin akut alevlenmesi, toplum kökenli pnömoni, interstisyel
hastalık idiyopatik pulmoner fibrozis ve venöz tromboembolik hastalık.
ASTIM
İnhale kortikosteridlerin
persistan astımın tedavisinde güçlü ve etkili antiinflamatuar ilaçlar olduğu
gösterilmiştir. Ancak bu ilaçlar güvenilirlikleriyle ilgili endişeler ve hastaların
semptomlarda erken rahatlama algılamamaları nedeniyle az kullanılmaktadır.
Astım tedavisinde, inhale kortikosteroide uzun etkili bir bronkodilatörün
eklenmesi, inhale kortikosteroidlerin dozunun arttırılmasından çok daha anlamlı
oranda pulmoner fonksiyonlarda ve semptomlarda iyileşme sağlamaktadır. Bazı
çalışmalarda, salmeterol ve flutikazonun tek bir preparatta (diskus) kombine
olarak verilmesinin etkili olduğu bildirilmiştir.
Kombinasyon Tedavisi Astımın Tedavisini Kolaylaştırabilir.
“Shapiro G, Lumry W, Wolfe
J, ve ark. Astım tedavisi için diskusta kombine 50 Mg salmeterol ve 250 Mg
flutikazon propionat. Am J Respir Crit Care Med. 2000;161:527-34.”
Shapiro ve arkadaşları, diskus
kuru toz ile verilen astım tedavilerini karşılaştırmak amacıyla 12 haftalık
randomize, çift kör, paralel grup bir çalışma yapmışlardır. Daha önce düşük-orta
dozda inhale kortikosteroidle tedavi edilen hastalarda salmeterol ve flutikazon
kombine tedavisinin etkinliğini ve güvenilirliğini tek başına salmeterol veya
flutikazon tedavisiyle karşılaştırmışlardır.
Çalışmaya alınan hastalarda, 180 µg albuterol inhalasyonundan 30 dakika
sonra FEV1'de %15'den fazla bir artış olması ve çalışmadan önce en az 12 hafta
sürekli inhale kortikosteroid almaları şartı aranmıştır. Uygun hastalar, 2
haftalık, tek kör, plasebo kontrollü tarama çalışmasına alınmıştır. Bu sürede
araştırmacılar, hastaların çalışmaya uygunluğunu ve tedaviye devamlılıklarını
değerlendirmiş, bazal verileri elde etmiş ve astımın stabilitesini kontrol
etmişlerdir. Çalışmanın çift kör kısmına alınan hastalar, randomize olarak
aşağıdaki tedavilerden birini 12 hafta süreyle diskus kuru toz şeklinde almışlardır:
1) 50 Mg salmeterol ve 250 Mg flutikazon kombinasyonu; 2) 50 Mg salmeterol;
3) 250 Mg flutikazon; 4) plasebo. Hastaların semptomların giderilmesi amacıyla
albuterol kullanmalarına izin verilmiştir. Primer etkinlik son noktaları,
bazal değerlere rölatif olarak 12 saat seri FEV1 eğrisinin altındaki alanı
(AUC), tedaviden önceki sabah FEV1'ini ve hastalarda astım alevlenmesi gelişmesi
olasılığını içermektedir. Sekonder etkinlik ölçümleri, tepe ekspiratuar akım,
hasta günlük kartlarındaki semptom skorları, albuterol kullanımı ve astıma
bağlı gece uyanmalarıdır.
İncelenen 484 hastadan 349'u randomize olarak çalışmaya alınmıştır. Bu randomizasyon
sonucunda, hasta demografik özellikleri ve pulmoner fonksiyonları benzer tedavi
grupları elde edilmiştir. Çalışmanın sonunda, FEV1'deki ortalama değişikliğin,
salmeterol-flutikazon kombinasyon tedavisinde (0.48 L),
plasebo (-0.11 L), salmeterol (0.05 L), flutikazon (0.25 L) tedavilerine göre
anlamlı olarak fazla olduğu görülmüştür (p<0.002). Salmeterol+ flutikazon
kombinasyonu, bazal değerlere rölatif olarak AUC'yi, birinci gün, birinci
hafta ve onikinci haftada, plasebo, salmeterol ve flutikazona oranla anlamlı
derecede arttırmıştır. 12 haftalık çalışma süresince, kombinasyon grubundaki
hastaların astım alevlenmesi nedeniyle çalışma dışı kalmama olasılıkları diğer
çalışma gruplarına göre yüksek bulunmuştur (Kombinasyon tedavisi grubunda
%84, salmeterol tedavi grubunda %48, flutikazon tedavi grubunda %73, plasebo
grubunda %29). Kombinasyon ürün grubunda diğer tedavi gruplarına oranla sabah
tepe ekspiratuar akımında artış, astım semptom skorlarında azalma, albuterol
kullanımında azalma ve uyanılmayan gecelerin yüzdesinde artış saptanmıştır.
Pratik uygulamada, ideal astım kontrolü, inflamasyonun tedavisinin
yanında semptomların düzeltilmesini de gerektirmektedir. Sıklıkla inhale steroid
alan hastaların ciddi semptomları olduğu ve bunun da antiinflamatuar tedavi
kullanımını etkilediği gözlenmiştir. İnhaler tedavi için alternatif yollar
araştırılmaktadır. Birkaç yıl içinde, aerosol ürünler ozon tabakasına verdikleri
zarar nedeniyle yasaklanacak ve hastalar toz ürünler kullanacaktır.
Bu çalışma, astım tedavisinde, kombine uzun etkili beta-2 agonist ve
kortikosteroid içeren bir ürünün astım tedavisindeki yüksek etkinliğini göstermiştir.
Bu iki ilacın kombine olarak bir üründe kullanımı, hastanın tedaviye uyumunu,
solunum fonksiyonlarını ve astım semptomlarının kontrolünü arttıracaktır.
KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIĞI
Kronik obstrüktif akciğer
hastalığında tanı alan vakalar tüm vakaların küçük bir kısmını oluşturmaktadır.
En büyük risk faktörü hala sigaradır:Ağır sigara içicilerin %26'sında, tüm
sigara içenlerin %10-15'inde KOAH gelişmektedir. KOAH ile ilgili diğer ilgi
alanları, uzun etkili beta agonistlerin etkinliği ve güvenilirliğine dair
tartışmalar ve havayolu reaktivitesinin tedavi ve tanısında albuterol ve ipratropium
bromidin kombine kullanımıdır.
Havayolu Obstrüksiyonu Olan Sigara İçiciler Sigaranın Bırakılmasından
Fayda Görmektedir.
Scanlon PD, Connet JE, Waller
LA, ve ark. Hafif-orta şiddetli kronik obstrüktif akciğer hastalığı olanlarda
sigaranın bırakılması ve akciğer fonksiyonu. The Lung Health Study. Am J Respir
Crit Care Med.2000;161:381-90
Scanlon ve arkadaşları, Kuzey Amerika ‘daki 10 tıp merkezinde, yoğun bir sigarayı
bıraktırma programının solunum fonksiyonundaki düşüş hızı ile morbidite ve
mortalitenin azaltılmasında etkinliğini araştırmışlardır. Bunun yanında sigaranın
bırakılmasının uzun vadedeki yararları ve havayolu reaktivitesi gibi özelliklerin
prediktif değerini sorgulamışlardır. Hafif-orta KOAH'i olan 3926 sigara içici
çalışmaya alınmıştır (3818'i analiz edilmiştir). Hastalar rastgele yöntemle
iki sigarayı bıraktırma grubundan birine ya da kontrol grubuna alınmıştır.
5 yıl süreyle yıllık akciğer fonksiyonları ölçülmüştür.
Sigarayı bırakma hızları, biyokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Sigarayı
bıraktırma grubundaki hastaların %34'ü birinci yılda, %37'si beş yıl içinde
sigarayı bırakmışlardır. %22'si birinci yıldan beşinci yıla kadar rölaps olmadan
sigarayı bırakmışlardır(uzun süreli sigarayı bırakanlar). Kontrol grubundakilerin
%9'u birinci yılda, %21'i beş yıl içinde sigarayı bırakmışlardır. Bu grupta
uzun süreli sigarayı bırakanların oranı %5.3'tür. Sigarayı bırakan katılımcılarda,
sigarayı bıraktıktan bir yıl sonra FEV1'de artma görülmüştür (ortalama artma
, 47 ml ya da %2). Uzun süreli sigarayı bırakanlardaki FEV1 düşüş hızı, sigara
içmeye devam edenlerin yarısı kadardır ve bu hız hiç sigara içmeyenlerde görülen
düşüş hızına benzerdir. Beta agonistlere cevaplılık, bazal FEV1, metakolin
cevabı, yaş, cinsiyet, ırk ya da etnik grup ve bazal sigara içme hızı gibi
faktörler akciğer fonksiyonlarındaki değişiklik hakkında fikir verebilir.
Solunumsal semptomlara dayanarak akciğer fonksiyonlarındaki değişiklik tahmin
edilememektedir.
Bu çalışma, ağır sigara içiciliği, ileri yaş, kötü bazal akciğer fonksiyonu
ya da havayolu aşırı cevaplılığına rağmen havayolu obstrüksiyonu olanların
sigarayı bırakmaktan yarar görebileceklerini göstermiştir. KOAH'lı hastalara
sigarayı bırakmaları öğütlenirken nikotin bantları ve bupropion dahil pek
çok metodun olduğu hatırlanmalıdır. Bu metotlar, davranışsal eğitimle beraber
uygulandığında en yüksek başarı sağlanmaktadır.
KOAH'li Hastalarda Akciğer Fonksiyonlarının İyileştirilmesinde Salmeterol
Ksinafoat, Plasebo ve İpratropyum Bromide Üstündür
Mahler DA, Donohue JF,
Barbee RA, ve ark. KOAH tedavisinde salmeterol ksinafoatın etkinliği. Chest.
1999; 115:957-65
KOAH'li hastalarda, kısa etkili beta-2 agonistler ve antikolinerjikler uygun
başlangıç tedavisi olarak kabul edilmektedir. Astımlılarda, günde iki kez
verilen uzun etkili beta-2 agonistlerin(salmeterol ve formoterol) etkili olduğu
görülmüştür. Mahler ve arkadaşları, bu rastgele yöntemli , plasebo kontrollü,
paralel grup çalışmayı KOAH'da inhale salmeterol (günde iki kez 42 µg), inhale
ipratropium bromid(günde dört kez 36 µg) ve plasebo tedavilerinin etkinliğini
ve güvenilirliğini karşılaştırmak amacıyla yapmışlardır. Hastalar bronkodilatör
yanıta göre sınıflandırılmışlardır. Bazal periyottan sonra, 12 hafta süreyle
iki haftalık zaman aralıklarında çalışılmıştır. Primer etkinlik ölçümleri,
solunum fonksiyon cevabı ve dispne hızıdır. 0-12 saatlik her zaman aralığı
için AUC tedavi öncesi hesaplanmıştır.
12 haftalık çalışmada, akciğer fonksiyonlarındaki iyileşme açısından salmeterolün
önerilen dozda plasebo ve ipratropiyum bromidden daha başarılı olduğu görülmüştür.
Plaseboyla karşılaştırıldığında salmeterol ve ipratropyum bromid nefes darlığıyla
ilgili semptomları azaltmaktadır. Bu iyileşme, albuterol kullanımındaki azalma
ile ilişkili bulunmuştur.. İlk alevlenmeye kadar geçen süre göz dönüne alındığında,
salmeterolün plasebo ve ipratropyum bromide üstünlüğü vardır.
Veriler, KOAH'lilerde havayolu obstrüksiyonunun tedavisinde uzun etkili
beta-2 agonistlerin ilk seçenek olarak kullanımını desteklemektedir. Salmeterol
ve ipratropyum bromid plaseboyla karşılaştırıldığında her ikisinin de günlük
aktiviteler sırasında görülen nefes darlığını ve albuterol kullanımını azalttığı
saptanmıştır.
Akciğer Fonksiyonlarında Reverzibilitenin Değerlendirilmesinde İpratropyum
Bromid ve Albuteral Sulfatın Kombine Kullanımı Her İki İlacın Tek Başına Kullanımına
İstündür
Dorinsky PM, Reisner C, Ferguson GT, ve ark. KOAH'lilerde ipratropyum
ve albuterol kombinasyonu akciğer fonksiyonlarında reverzibilitenin değerlendirilmesini
ideal seviyeye ulaştırmaktadır. Chest. 1999; 115:966-71
KOAH'da klinik ve deneysel sorunlardan biri, hastalarda bronkodilatörlere
cevabın değerlendirilmesidir. Uzun dönemdeki bronkodilatör cevabı ve akut
pulmoner fonksiyon değerlendirilmesinde kullanılan mevcut metotlar arasında
zayıf bir korelasyon vardır. Dorinsky ve arkadaşları, ipratropium bromid ve
albuterol kombinasyonunun her iki ilacın tek başına kullanımına oranla solunum
fonksiyon testlerinde daha büyük bir iyileşmeye yol açıp açmadığını anlamak
amacıyla daha önce tamamlanan iki çalışmayı gözden geçirdiler.
Bunlar, 3 ay süreli, randomize, çift kör, paralel, çok merkezli faz 3 ayaktan
hasta çalışmalarıydı. KOAH'li 1067 stabil hasta çalışmaya alındı. Hastalar,
inhale ipratropium bromid (günde dört kez 36 µg), albuterol (günde dört kez
180 µg) ya da iki ilacın kombinasyonunu aldılar(günde dört kez 42 Mg ve 240
µg). İlk taramadan sonra, hastalar rastgele yöntemle bu üç tedavi grubundan
birine 85 gün süreyle alındılar. Bazal değerler ile karşılaştırıldığında,
FEV1'de %12-%15'lik iyileşme pozitif bronkodilatör cevap olarak değerlendirildi.
İlk solunum fonksiyon testinde, kombinasyon tedavisini alan grubun %80'inden
fazlasında FEV1 en az %15 artmıştır. Bu artış, ilk testten sonra en az 3 ay
devam etmiştir.
KOAH'li hastalarda, solunum fonksiyon reverzibilitesinin değerlendirilmesinde,
ipratropium bromid ve albuterol kombinasyonunun her iki ilacın tek başına
kullanımına üstün olduğu görülmüştür. Bu kombinasyonda, anlamlı bronkodilatör
cevap görülmüştür. Dahası, bu kombinasyon ile tedavi, KOAH'li hastalarda bronkodilatör
cevabın değerlendirilmesinde kullanılabilir. Dorinsky ve arkadaşlarının analizi,
KOAH'li hastalarda albuterol ya da ipratropiumun tek başına kullanımında görülmeyen
bir bronkodilatör yanıtın olduğunu vurgulamaktadır.
Kısa Süreli Kortikosteroid Tedavisi Uzun Süreli Kadar Etkilidir
Niewoehner DE, Erbland ML, Deupree RH, ve ark. Kronik obstrüktif
akciğer hastalığının alevlenmesinde sistemik glukokortikoidlerin etkisi. Department
of Veterans Affairs Cooperative Study Group. N Engl J Med. 1999;340:1941-7
Akut astımlı hastalarda sistemik glukokortikoid uygulamasının olumlu sonuçları
bilinmekte olmasına karşın KOAH tedavisindeki klinik etkinliği bu kadar net
değildir. Niewoehner ve arkadaşları, KOAH alevlenmelerinde tedavi yetersizliğinin
sıklığını ve sistemik kortikosteroid tedavisinin ideal süresini belirlemek
istemişler. Bu rastgele yöntemli, çift kör, plasebo kontrollü, çok merkezli
çalışmada, KOAH alevlenmesi nedeniyle hospitalize edilen 50 yaş ve üzerinde,
30 paket-yıl sigara kullanımı olan, FEV1'i 1.5 L. ya da altında olan
veya nefes darlığı nedeniyle spirometriye uyum sağlayamayan hastalar değerlendirilmiş.
Hastalar rastgele yöntemle tedavi gruplarından birine dahil edilmiş. İlk grup,
8 haftalık glukokortikoid tedavisi almıştır: İlk 72 saat,
6 saat arayla 125 mg intravenöz metilprednizolon; 4.-7. günler, günde 60 mg
oral prednizon; 8.-11. günler, günde 40 mg oral prednizon; 12.-43. günler,
günde 20 mg oral prednizon; 44.-50. günler, günde 10 mg oral prednizon; 51.-57.
günler, günde 5 mg oral prednizon. İkinci grup, 2 haftalık glukokortikoid
tedavisi almıştır: İlk 72 saat, 6 saat arayla 125 mg intravenöz metil prednizolon;
4.-7. günler, günde 60 mg oral prednizon; 8.-11. günler, günde 40 mg oral
prednizon; 12.-15. günler, günde 20 mg oral prednizon; 16.-57. günler plasebo
kapsülleri. İçüncü grup, plaseboyu iki formda aldı: %5 dekstrozun eşdeğer
volümü ve 57. güne kadar plasebo kapsülleri. Tüm hastalar, standart KOAH alevlenmesi
tedavisini aldılar: 7 günlük geniş spektrumlu antibiyotik tedavisi, inhale
beta-2 agonistler, ipratropium bromid ve 4. günde başlayan inhale triamsinolon.
İlk tedavi başarısızlığı olarak kabul edilen primer sonuç herhangi bir nedenden
ölüm, entübasyon ya da mekanik ventilasyon gereksinimi, KOAH nedeniyle tekrar
hospitalizasyon ya da farmakolojik tedavinin arttırılması olarak tanımlanmış.
Sekonder son noktalar ise FEV1'deki değişiklik, hastanede kalım süresi, 6
aylık takip süresinde herhangi bir nedenden ölüm olarak tanımlanmış.
Çalışmaya alınan 271 hastadan 80'i 8 haftalık glukokortikoid tedavisi, 80'i
2 haftalık glukokortikoid tedavisi, 111'i plasebo almıştır. Tedavi yetersizliği,
plasebo grubunda, her iki glukokortikoid grubuna göre yüksektir (30 günde
%33-%23; P=0.4, 90 günde %48-%37; P=0.04). Sistemik glukokortikoid tedavisi(iki
grup birleştirilmiş) alan grupta daha kısa hastanede kalış süresi(8.5 gün-9.7
gün; P=0.03) ve FEV1'de plasebo grubundan 0.1 L.'lik yükseklik saptanmıştır.
6. ayda, anlamlı tedavi yararları artık mevcut değildi. 8 haftalık tedavinin
2 haftalık tedaviye üstünlüğü yoktu. Glukokortikoid alan hastalarda tedavi
gerektiren hiperglisemi plasebodan daha çoktu (%15-%4;P=0.002).
Araştırmacılar, alevlenme nedeniyle hospitalize edilen KOAH'lilerde, sistemik
glukokortikoid tedavisinin klinik sonuçları orta derecede iyileştirdiğini
göstermiştir. Maksimum yarar, tedavinin ilk iki haftasında görülmüştür ve
kortikosteroid alan hastalarda hiperglisemi gibi komplikasyonlar daha sık
görülmüştür. KOAH'ın akut alevlenmesinde glukokortikoid kullanımı tartışmalıdır.
Bu, tedavinin potansiyel yararlarını gösteren ilk iyi tanımlanmış klinik çalışmadır.
Bu çalışmanın önemli bir ek mesajı da kısa süreli kortikosteroid tedavisinin
uzun süreli kadar etkili olmasıdır.
KRONİK BRONŞİTİN AKUT ALEVLENMESİ
Kronik bronşitin akut alevlenmeleri, KOAH'li hastalarda her yıl
iki ya da üç kez olmaktadır. Yeni veriler, alevlenmenin sonuçlarını ve en
iyi tedavi rejimlerini aydınlatacaktır.
Üçüncü Sıra Antimikrobiyallerin Kullanımı Kronik Bronşit Alevlenmelerinde
Tedavinin Maliyetini Azaltmıştır
Destache CJ, Dewan N, O'Donohue WJ, ve ark. Kronik bronşitin akut
alevlenmelerine klinik ve ekonomik yaklaşım. J Antimicrob Chemother. 1999;43
Suppl A:107-13.
Kronik bronşitin akut alevlenme tedavisinin maliyet-yarar ilişkisine dair
veriler sınırlıdır. Destache ve arkadaşları KOAH akut alevlenme tedavisi
sırasında uygulanan antimikrobiyallerin etkinliğini maliyetle ilişkili olarak
belirlemek amacıyla 60 ayaktan tedavi alan hastanın tıbbi kayıtlarını retrospektif
olarak incelemişlerdir. Çalışmaya katılan hastalarda antibiyotik tedavisi
gerektiren 224 kronik bronşit akut alevlenmesi yaşanmıştır. Kayıtların incelenmesinden
önce ampirik antibiyotik seçimleri üç gruba ayrılmıştır:Birinci sıra(amoksisilin,
trimetofrim-sulfometaksazol, eritromisin, tetrasiklin); ikinci sıra(sefradin,
sefuroksim, sefaklor, sefprozil); üçüncü sıra(amoksisilin-klavulanat, azitromisin,
siprofloksasin).
Birinci sıra ilaçlar, üçüncü sıra ilaçlardan daha fazla başarısız oldular
(%19-%7). Ek olarak, birinci sıra ilaçları alan hastalar, ikinci sıra ilaçları
alanlara oranla taburculuklarından sonraki iki hafta içinde daha sık akut
alevlenme nedeniyle hospitalize edilmişlerdir (%18-%5.3). Birinci ve ikinci
sıra ilaçlara oranla üçüncü sıra ilaçları alanlarda, akut alevlenmeler arasındaki
süre daha uzundur. Tedavi maliyeti, birinci sıra ilaçlarda en düşüktür ancak
akut alevlenme tedavisinin toplam ortalama maliyeti daha düşüktür. Toplam
harcamalar içinde muayenehane, radyoloji, antibiyotik, hospitalizasyon giderleri
yer almaktadır.
Bu çalışma, kronik bronşit akut alevlenmelerinde, üçüncü sıra antibiyotiklerin,
başarısızlığı ve hospitalizasyon gereksinimini azalttığı, alevlenmeler arasındaki
süreyi uzattığını ortaya koymuştur. Dahası, üçüncü sıra ilaçlar, akut alevlenmenin
toplam tedavi maliyetini azaltmaktadır. Bu bulgulara rağmen akut alevlenme
tedavisinde antibiyotik kullanımı hala tartışmalıdır. Tedavide önceliğin
birinci sıraya verilmesi, başarısızlık halinde ikinci ve daha sonra üçüncü
sıraya geçilmesi önerilmiştir. Ancak bu çalışma, üçüncü sıra antibiyotiklerin
maliyet-yarar ilişkisinin diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.
TOPLUM KÖKENLİ PNÖMONİ
Çok ilaca dirençli Streptococcus pneumoniae solunum yolu enfeksiyonlarının
tedavisinde ortaya çıkan bir problemdir. Pnömokokkal hastalıkların tedavisinde
yaygın kullanılan antimikrobiyal ilaçlara direnç gelişimi, önerilen tedavi
rejimlerinde değişikliklere yol açmıştır. Bu durumun klinik özellikleri
net olarak tanımlanmamıştır.
Florokinolonlara Azalmış Duyarlılığa Sahip Pnömokok Prevelansı Kanada'da
Artmaktadır
Chen DK, McGeer A, de Azavedo JC, ve ark. Kanada'da florokinolonlara
Streptococcus pneumoniae duyarlılığının azalması. Canadian Bacterial Surveillance
Network. N Engl J Med. 1999;341:233-9.
Çok ilaca dirençli S.pneumoniae'nın ortaya çıkması nedeniyle bu mikroorganizmaya
bağlı solunum yolu enfeksiyonlarının tedavisinde florokinolonlar önerilmektedir.
Kanada'da pnömokokların florokinolonlara duyarlılığında değişiklik olup
olmadığını anlamak amacıyla Chen ve arkadaşları, 1988 ve 1998 arasında Canadian
Bacterial Surveillance Network tarafından toplanılan pnömokokkal izolatları
sistematik bir şekilde incelemişler. Bunlar, Kanada'nın tüm bölgelerindeki
özel laboratuarlar, kamu ve üniversite hastanelerinde toplanan pnömokok
izolatlarıdır.
1988 ve 1997 arasında florokinolon reçetelerinin sayısı, yılda, 100 kişide
0.8'den 5.5'e yükselmiş ve florokinolonlara duyarlılığı azalmış pnömokok
prevelansı %0'dan (1993) %1.7'ye (1997 ve 1998) yükselmiş. Önemli bir nokta,
bu S.pneumoniae suşlarının yeni florokinolonlara(gatifloksasin, moksifloksasin,
gemafloksasin) tam sensitif olmalarıdır.
Araştırmacılar, florokinolonlara azalmış duyarlılığı olan pnömokok prevelansının
Kanada'da artmakta olduğunu ve bunun da büyük olasılıkla bu antibiyotiklerin
yaygın kullanımına bağlı olduğunu saptamışlardır. Bu çalışma antibiyotiklerin
rasyonel kullanımının gerekliliğini vurgulamaktadır.
Erken Ampirik Antibiyotik Tedavisi Toplum Kökenli Pnömoninin Prognozunda
Önemlidir.
Ruiz M, Ewig S, Torres A, ve ark. Şiddetli toplum kökenli pnömoni.
Risk faktörleri ve takip epidemiyolojisi. Am J Respir Crit Care Med. 1999;160:923-9.
Şiddetli toplum kökenli pnömoniye yol açabilecek çok sayıda faktör belirlenmekle
beraber bu faktörleri değerlendiren bir çalışma yapılmamıştır. Streptoccocus
pneumoniae'nın toplum kökenli pnömoniye en çok yol açan patojen olduğu bilinmektedir
ancak Legionella suşları, Staphylococcus aureus ve gram negatif enterik
organizmalar gibi diğer patojenlerin frekansları tanımlanmamıştır. Risk
faktörlerini belirlemek ve mevcut mikrobiyal kalıpları 1980'lerde yapılan
çalışmalarla karşılaştırmak amacıyla çalışmacılar Ekim 1996'dan Eylül 1998'e
kendi eğitim hastanelerinde hospitalize edilen tüm toplum kökenli pnömonileri
prospektif olarak değerlendirmişlerdir. Şiddetli toplum kökenli pnömoniye
ait risk faktörlerini belirlemek üzere her çalışma hastası bu nedenle hospitalize
edilmiş (fakat yoğun bakım ünitesine yatmamış) bir hastayla eşleştirilmiş.
Mikrobiyolojik değerlendirme, balgam, kan kültürleri, serolojik örnekleme(başvuruda,
3. ve 6. haftalarda) ve anlamlı plevral effüzyonda plevral ponksiyonu kapsamaktadır.
Şiddetli toplum kökenli pnömoni için aşağıdaki risk faktörleri çalışılmıştır:
yaş (65 ve üstü), erkek cinsiyet, bakım evinde kalmak, sigara durumu, alkolizm,
komorbid hastalıklar, oral kortikosteroidlerle tedavi, eski antimikrobiyal
tedavi, atipik viral patojenler, bakteremi, tanısal olmayan mikrobiyolojik
değerlendirme ve aspirasyon. Kötü prognozla ilişkili klinik semptomlar(örneğin
üşüme ve titremenin olmaması) şiddetli toplum kökenli pnömonilerde daha
sıktır.
80 g/günü aşan alkol alımının şiddetli toplum kökenli pnömoni için bağımsız
bir risk faktörü olduğu saptanmıştır. Eski antibiyotik tedavisinin koruyucu
olduğu görülmüştür. Streptoccocus pneumoniae en yaygın patojen olmaya devam
etmektedir ancak suşların %48’den fazlası çok ilaca dirençlidir. Bu çalışmada
atipik bakteriyel patojenler önceki çalışmalara göre daha sık saptanmıştır
(%17-%6). Legionella suşları daha seyrek görülmüştür (%2-%14). Gram negatif
enterik basiller ve Pseudomonas aeruginosa önemli patojenler olmaya devam
etmektedir.
Bu çalışma, toplum kökenli pnömonide iyi prognoz için erken ampirik antibiyotik
başlanmasının önemine ilişkin kanıtlar içermektedir. Başlangıçtaki ampirik
antibiyotik tedavisini belirlerken bölgesel değişiklikler gösteren mikrobiyolojik
direnç kalıpları göz önüne alınmalıdır.
Bu çalışma, alkolizmin, şiddetli toplum kökenli pnömoni için önemli bir
risk faktörü olduğunu vurgulamaktadır. Aynı merkezde şiddetli toplum kökenli
pnömoni etkeni olarak zamanla farklı bakterilerin rol oynadığı görülmüştür.
Streptococcus pneumoniae en sık rastlanılandır ve suşların %48'i çok ilaca
dirençlidir. Atipik bakteriyel patojenler (Chlamydia pneumoniae, Mycoplasma
pneumoniae) de yaygın olmakla beraber Legionella suşları daha az yaygındır.
Bu çalışma, bu hasta popülasyonunda, balgam ve kan kültürleri gibi mikrobiyolojik
örnek alımının gerekliliğini vurgulamaktadır.
İNTERSTİSYEL AKCİĞER HASTALIĞI ve
PULMONER FİBROZİS
İnterferon gamma-1ß ve Prednizon Pulmoner Fibrozisli Hastalarda İyileşmeye
Yol Açtılar.
Ziesche R, Hofbauer E, Wittman K, ve ark. İdiyopatik pulmoner fibrozisli
hastalarda interferon gamma-1ß ve düşük doz prednizon ile uzun dönemli tedavinin
ön çalışması. N Engl J Med. 1999;341:1264-9.
Pulmoner fibrozis başarılı bir tedavisi olmayan tahrip edici bir hastalıktır.
Tanıdan sonraki 4-5 yıl içinde çoğu hasta ölmektedir. Bu hastalığın idaresinde
daha iyi seçenekler bulmak amacıyla Ziesche ve arkadaşları 18 idiyopatik
pulmoner fibrozisli hastada bir ön çalışma uyguladılar. Araştırmacılar,
oral prednizon ile konvansiyonel tedaviye interferon gamma-1ß eklenmesinin
etkilerini karşılaştırdılar. İnterferon gamma-1ß'nin antifibrotik özellikleri
olduğu bilinmektedir.
9 hasta, 12 ay süreyle yalnızca prednizolon (günde 7.5 mg, gerek olduğunda
25-50 mg/gün dozuna arttırılmış) ve 9 hasta da, 200 Mg interferon gamma-1ß
(haftada 3 kez, sc) ve 7.5 mg prednizolon (günde 1 kez) kombinasyonunu almış.
Belirleyici faktörler, solunum fonksiyon testi sonuçları ve oksijenasyondur.
Yaşam kalitesi bu çalışmada ölçülmemiştir.
Prednizon alan hastalarda, total akciğer kapasitesi 12 ayda %66'dan %62'ye,
arteryel oksijen parsiyel basıncı istirahatte 65 mmHg'den 62 mmHg'ye, maksimal
efor sırasında 55 mmHg'den 52 mmHg'ye düşmüştür. Kombinasyon tedavisi grubunda,
total akciğer kapasitesi 12 ayda %70'den %79'a, arteryel oksijen parsiyel
basıncı istirahatte 65 mmHg'den 76 mmHg'ye, efor sırasında 55 mmHg'den 65
mmHg'ye yükselmiştir. İnterferon gamma-1b'nin ateş, titreme, kas ağrısı
gibi yan etkileri tedavinin 9-12.haftalarında kesilmiştir.
Çalışmacılar, interferon gamma-1ß ve prednizon ile 12 haftalık çalışmadan
sonra yalnız kortikosteroid alanlara oranla bu gruptaki hastalarda anlamlı
klinik düzelme saptamışlardır. Ancak bu çalışmayı sınırlayan faktörler,
sonuçların genelleştirilmesini önlemektedir. İdiyopatik pulmoner fibrozis
tüm hastalarda patolojik olarak saptanmamıştır ve bazı hastalarda non-spesifik
interstisyel pnömoni veya bronşiolitis obliterans-organizan pnömoni gibi
immünsupresif tedaviye daha iyi yanıt veren patolojiler vardır. Solunum
fonksiyon testlerindeki ve arteryel parsiyel oksijen basıncındaki iyileşmeler
klinik olarak önemsiz düzeyde azdır. Son olarak 3 yıllık yaşam hızı her
iki grup için %100 olup idiyopatik pulmoner fibrozis için bilinenden çok
daha iyidir.
VENÖZ TROMBOEMBOLİK HASTALIKLAR
Derin ven trombozu ve pulmoner emboli hayatı tehdit eden bir durumdur.
Anfraksiyone heparin bu durumun ana tedavisidir ancak düşük molekül ağırlıklı
heparinler(LMWH) hastalığı tedavi yöntemimizi değiştirmektedir.
LMWH Tekrarlayan Venöz Tromboembolizmin
Proflaksisinde En Az Anfraksiyone Heparin Kadar Etkilidir
Dolovich LR, Ginsberg JS, Douketis JD, ve ark. Venöz tromboembolizmin
tedavisinde LMWH ve anfraksiyone heparini karşılaştıran bir meta-analiz.
Arch Intern Med. 2000; 160:181-8.
Venöz tromboembolizm, yüksek mortaliteyle seyreden yaygın ve tedavi edilebilir
bir hastalıktır. Yakın zamanda, LMWH ve anfraksiyone heparin bu hastalığın
tedavisinde karşılaştırılmıştır ancak hala çelişen bilgiler ve pek çok cevaplanmamış
soru mevcuttur.
Dolovich ve arkadaşları, bu meta-analizi, LMWH'nin güvenilirlik ve etkinliğini
ayaktan ve yatan hastalarda, günde tek dozuyla günde iki dozunu ve
farklı preperatlarını karşılaştırmak amacıyla yapmışlardır. Veriler, MEDLİNE,
HEALTH, eski derlemeler, kişisel dosyalar, klinik uzmanlarla yazışmalar
ve konferans özetlerinden elde edilmiştir. Bilgiler, standart meta-analiz
formatıyla çalışılmıştır.
13 klinik çalışma dahil edilmiştir. Anfraksiyone heparin ve LMWH arasında
tekrarlayan venöz tromboembolizm, pulmoner embolizm, majör kanama, minör
kanama, trombositopeni riskleri açısından anlamlı fark görülmemiştir. Herhangi
bir nedene bağlı ölüm açısından gruplar arasında LMWH lehine anlamlı fark
mevcuttur. Yatan hastalarda ayaktan hastalara oranla majör kanama riski
düşüktür. Günde tek doz tedavinin günde iki doz tedavi kadar güvenilir olduğu
görüldü. Farklı ürünler istatistiksel olarak karşılaştırılmamış ancak kalitatif
analiz aralarında güvenilirlik ve etkinlik açısından anlamlı fark olmadığını
göstermiştir.
Araştırmacılar, farklı ürünler arasında ya da günlük dozlar arasında anlamlı
klinik farklılıklar olmadığını vurgulamışlardır. Ancak ayaktan tedavi alan
hastaların yüksek kanama riski açısından yakın takibi gerekmektektedir.
Bu çalışma dahil olmak üzere, şimdiye kadar dört meta-analiz, tekrarlayan
venöz tromboembolizmin önlenmesinde, kanama ve trombositopeni riskini arttırmadan,
LMWH'nin en az anfraksiyone heparin kadar etkili olduğunu göstermiştir.
Bunun yanında mortalite açısından LMWH lehine bir farklılık da bulunmaktadır.
Biz de venöz tromboembolizmde LMWH'nin anfraksiyone heparine mantıklı bir
alternatif olduğunu düşünüyoruz.
Çeviri: Dr. Meltem Karataşlı
|
BİLDİRİ ÖZETLERİNİZİ
GÖNDERDİNİZ Mİ?
30 Mayıs - 2 Haziran 2001
tarihleri arasında
İzmir’de yapılacak olan
Toraks Derneği 4. Yıllık Kongresi için
son bildiri gönderme tarihi 31 Mart 2001.
Lütfen bildirilerinizi göndermekte gecikmeyin.
Bildiri özetlerini niçin internetten göndermiyorsunuz?
|
 |
|
|
TORAKS DERNEĞİ GENEL MERKEZİ:
Turan Güneş Bulvarı, Koyunlu Sitesi No: 175/19 Oran- Ankara
Tel: 0312. 490 40 50 Faks: 0312. 490 41 42 e-mail: toraks@toraks.org.tr
|